Günümüzde “adalet” kelimesi belki de hiç olmadığı kadar sık telaffuz ediliyor. Ancak ne yazık ki bu kavram, çoğu zaman ulaşılması gereken bir idealden öteye geçemiyor. İnsan hakları, eşitlik ve özgürlük gibi değerler kağıt üzerinde kusursuz birer tablo çizerken; gerçek hayatın sert rüzgarları bu tabloyu çoğu zaman flulaştırıyor. Kadınlar, engelliler, çocuklar… Adaletin eksik kaldığı her noktada, yaşamın kendisi biraz daha eksiliyor, biraz daha adaletsizleşiyor.
Benim için adalet, yalnızca soğuk mahkeme salonlarında uygulanan yasalara uymak değildir. Gerçek adalet; her bireyin sesinin eşit duyulduğu, kimsenin kimliğinden dolayı geride bırakılmadığı bir toplumsal vicdandır. Özellikle kadın hakları konusunda hâlâ aşmamız gereken devasa engellerle karşı karşıyayız. Kadınların iş hayatında, eğitimde ve sosyal yaşamın her kademesinde eşit fırsatlara sahip olması bir “temenni” değil, toplumsal bir zorunluluktur. Maalesef bugün bile kadınların sesi karar alma mekanizmalarında yeterince yankı bulmuyor, temsiliyetleri sınırlı kalıyor.
Unutmamalıyız ki adalet, sadece kitaplarda yazan maddelerden ibaret değildir. Adalet; hayatın her alanında eşitliği tesis etmek ve sesi kısılmak istenenlerin hakkını gür bir sesle savunmaktır. Bizler, adaletin kendiliğinden gelmesini bekleyen izleyiciler değil; onu inşa eden, mücadelesini veren özneler olmalıyız.
Kadın hakları adına atılan her adım, aslında toplumsal adaletin bütününe atılmış bir adımdır. Çünkü bir toplumun adaleti, en zayıf halkasının ne kadar korunduğuyla ölçülür. Adalet, ancak hepimiz için sağlandığında gerçek anlamını kazanacaktır.
Bu makale, adaletin her alanda tecelli etmesi ve toplumsal eşitliğin sağlanması adına Gül Yıldız tarafından, kadın haklarını temsilen kaleme alınmıştır.

